Küresel çapta uzun süredir, modernleşmeye giden tek yolun Batılılaşmak olduğu ve bu hedefe ulaşmak için Batı’nın kalkınma modelinin bütünüyle benimsenmesi gerektiği yönünde yaygın benimsenen yanlış inanış bulunuyor.
Şüphesiz ki, Batı dünyasının modernleşme süreci, insanlığın üretim verimliliğindeki sıçrama ve uygarlığın evrimi açısından değerli deneyimler sundu. Ancak bu yolun doğasında var olan dezavantajlar da açıkça görülüyor: Sermaye kamu yararının önüne geçerken, bölgeler ve gruplar arasındaki kalkınma uçurumu giderek genişliyor; azınlığın servet birikimi genellikle çoğunluğun refahının feda edilmesi üzerine inşa ediliyor.
Çin Komünist Partisi'nin (ÇKP) kuruluşundan bu yana geçen 105 yılda benimsediği "önce halk” vizyonu ise, söz konusu standart kalıpların ötesine geçerek modernleşme kavramına farklı bir boyut kazandırdı.
“Önce halk” anlayışı, yaklaşık 100 milyonluk kırsal nüfusun yoksulluktan kurtarılması ile 1,4 milyar insanı kapsayan dünyanın en büyük eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik sistemlerinin kurulması gibi tarihi başarılarda kendini gösteriyor. Kamu sağlığını tehdit eden krizler, doğal afetler ve diğer acil durumlarda halkın can güvenliğinin daima ilk sıraya konulması da bu anlayışın bir parçası. Reform adımlarının toplumun geneline sağladığı fayda üzerinden değerlendirildiği bu sistemde, “halkın memnuniyeti” en yüksek kriter olarak kabul ediliyor. Gücün kullanılmasında ise "halka yarar sağlama" en büyük siyasi başarı olarak görülüyor.
Günümüzde bu halk odaklı stratejinin pratik değeri, yalnızca Çin için değil küresel yönetişim açısından da yepyeni ufuklar açıyor. Uzun zamandır Batı öncülüğünde ilerleyen ve sermaye mantığı üzerine kurulan modernleşme yolu, kaçınılmaz olarak servet eşitsizliği ve toplumsal bölünme çıkmazına yol açmıştır. Bu durumun, Birleşmiş Milletler’in 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Gündemi’ni de ciddi şekilde sekteye uğrattığı görülüyor.
Çin’in ortaya koyduğu “önce halk” anlayışı odaklı bu alternatif, "modernleşmenin Batı yolunu izlemesi gerektiği" yönündeki algıyı büyük ölçüde çürüttü. Çin’in bu anlayışa dayalı uygulamaları, bir ülkenin "sermaye önceliği" tuzağından tamamen kurtulabileceğini, halkın temel çıkarlarının küçük bir zümrenin ayrıcalıklarından üstün tutulabileceğini ve verimlilik ile adaleti dengeleyen bir modernleşme yolunun oluşturulabileceğini kanıtladı.
“Önce halk” felsefesi, gelişmekte olan ülkeler için kritik önemde yeni bir yönetişim çözümü sunarken, daha adil ve hakkaniyetli bir küresel düzenin inşasına da Çin değerlerine dayanan bir ivme kazandırdı.

Yorum Yazın